Bilim Adamları 2. Bölüm
FARABİ
Farabi 873(H.259) senesinde Türkistan'ın Farab şehrinde doğdu. İlk tahsilini Farab'da gördü. Arapça, Farsça, Grekçe ve Latince'yi çok iyi öğrenerek , Aristo ve Eflatun'un eserlerini defalarca okudu. Ebu Bekr Serrac'dan gramer ve mantık okudu. Daha sonra kendini tamamen felsefeye verdi ve Yuhanna bin Haylan'la birlikte çalıştı. Vaktini felsefi düşüncelerini kaleme almakla geçirdi. Kitaplarını Arapça yazdı. Bir musiki üstadıydı. Kanun adındaki çalığı aletini o buldu. Ayrıca rübab denilen çağlıyı da o geliştirip, bu günkü şekle soktu. Bir çok bestesi vardır. Matematikle de uğraştı.
Farabai, ilimleri sınıflandırdı. Ona gelinceye kadar ilimler trivium(üçüzlü) ve huatrivium(dördüzlü) diye iki kısımda toplanıyordu. Nahiv, mantık, beyan üçüzlü ilimlere; matematik, geometri, musiki ve astronomi ise dördüzlü ilimler kısmına dahildi. Farabi ise, ilimleri; fizik, matematik ve metafizik ilimler diye üçe ayırdı. Onun bu metodu, Avrupalı bilginler tarafından ancak on üçüncü asırda kabul edildi.
Hava titreşimlerinden ibaret olan ses olayının ilk mantıki izahını Farabi yaptı. O, titreşimlerin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını, deneyler yaparak tespit etti. Bu keşfiyle musiki aletlerinin yapımında gerekli olan kaideleri de buldu. Aynı zamanda tıp alanında çalışmalar yapan Farabi, bu konuda çeşitli ilaçlarla ilgili eser yazdı.
Aristo'dan sonra gelen bir felsefeci olarak kabul edildi. Eskiyi yeni felsefeye ustalıkla aktardı. Montesgieu, Spinoza gibi batılı filozoflar, Farabi'nin eserlerinin tesirinde kaldılar.
Farabi; mantık, felsefe, matematik, tıp ve musiki sahalarında bir çok kitap yazmıştır, ondan fazla eseri olduğu bilinmektedir. Başlıcaları şunlardır: Ta'lim-üs-sani, iksa-ül-ulum vet-ta'rif bi ağradiha, Kitabu Füsusu-il-hikem vs.

FRANCİS BACON(1561-1626)
Bacon,dar anlamda bir bilim adamı olmaktan çok,kendisine özgü yaklaşımıyla bir bilim yorumcusu,öngördüğü bilgi dünyasını kurma misyonuyla tabuları kırma savaşımı veren bir düşünürdü.İçine doğduğu dünya,çelişkilerle dolu bir dönemden geçmekteydi:bir yanda insanoğlunun yeni keşiflerle bilinmeyene açıldığı,bilgi arayışına girdiği;öte yanda büyü,fal türünden aldatıcı uygulamaların yaygınlık kazandığı,kilise buyruğuna ters düşünenlerin yakıldığı bir dönem!!
Bacon,İngiliz Kraliyet Sarayı çevresinde üst düzey yönetici bir ailenin çocuğu olarak büyümüştü.Daha küçük yaşlarındayken Francis,güzel ve ciddi konuşmalarıyla Kraliçi Elizabeth'in ilgisini çekti.Çok yönlü bir eğitimle yetişen delikanlı,18 yaşına geldiğinde diplomatlar arasına katılmaya,elçilerle birlikte Avrupa başkentlerine gidip gelmeye başladı.Ne var ki bu parlak başlangıç uzun sürmedi.Babasının erken ölümü,yarattığı politik skandal nedeniyle ağabeyinin ölüm cezasına çarptırılması aileyi çökertti.Annesinin geçim sorumluluğunu üstlenen Francis,bir yandan aile borçlarını ödeme uğraşı verirken,bir yandan da kendi geleceğini kurma çabasını elden bırakmıyordu.Başta Kraliçe olmak üzere hiç kimse yüzüne bakmıyordu artık!!Ama hüsrana dönüşen yaşamında onu ayakta tutan ve yaşam boyu sürecek bir inancı vardı:Uygar geleceğe giden yolda aydın kesime bilimin önemini kavratmak,bilimsel araştırmaya kurumsal bir kimlik kazandırmak.''İlgi alanımda yalnızca bilgi,bilgiye yönelik araştırma vardır,''diyordu Bacon.
Deneyimci(ampirik) felsefenin öncüsü olan Bacon,temelde somut sorunlara ağırlık veren pragmatist bir düşünürdü.İnsanlığın mutlu ve aydınlık geleceğine ilişkin,biraz ütopik ve iyimser bir beklentisi vardı.Ona göre bu geleceğin başlıca güç kaynağı güvenilir bilgiydi.Bacon,militan bir tutum içindeydi;yaşamını,tasımsal argümanlarını laf cambazlığı saydığı skolastik bilginlerin yetkisini kırmaya adamıştı.
Bacon,yöntem anlayışını ilginç bir benzetmeyle ortaya şu şekilde koymuştur:''Bilim adamı ne ağıı içinden çekerek ören örümcek gibi,ne de çevreden topladığıyla yetinen karınca gibi davranmalıdır.Bilimadamı topladığını işleyen,düzenleyen bal arısı gibi yapıcı bir etkinlik içinde olmalıdır.''
Bacon,deneysel bilimin inançlı bir savunucusu,bilimsel yöntem bilincini ön plana çıkaran bir öncüydü.Ne var ki,onun kendi yaşam dönemindeki bilimsel çalışmalarını yeterince izlediği söylenemez.Kepler'in ortaya koyduğu doğrulayıcı sonuçlara karşın,Kopernik dizgesini içine sindirememesi,üzerinde durulacak bir noktadır.Çağdaşı Galile'nin,deneyle matematiği birleştirerek bilimsel yönteme kazandırdığı yeni kimliğin farkına varmamış olması da ilginçtir.
Değindiğimiz tüm yetersizliklerine karşın,Bacon'un bilimsel gelişme için gerkli ortamın hazırlanmasında oynadığı büyük rolün önemi tartışılmaz.Unutmamak gerekir ki,Bacon bir bilimadamı olmaktan çok,bilimi bağnazlığın tekelinden kurtarma savaşı veren bir düşünürdü.
Galileo Galilei(1564-1642)
Tanınmış müzikçi Vincenzo Galilei'nin oğlu olan Galileo, ilk eğitimini ailesinin 1574 de taşındığı Floransa yakınlarındaki Vallombrosa Manastırında aldı. 1581'de tıp öğrenimi görmek üzere Pisa üniversite'sine girdi. Raslantı sonucu bir geometri dersinin de etkisiyle Toscana sarayında öğretmenlik yapan Ostilio Ricci'den matematik ve fizik dersleri almaya başladı.
Mali durumunun elvermemesi nedeniyle 1585'de üniversiteden ayrılmak zorunda kaldı. Floransa'ya dönerek akademide ders vermeye başladı. 1586'da hidrostatik teraziyi bulan ve bu buluşunu bir makaleyle açıklayan Galilei'nin ünü bütün Italya'ya yayıldı. 1589'da yazdığı katı cisimlerin ağırlık merkezlerine ilişkin inceleme Pisaa Universite'sinde matematik dalında öğretim üyeliğine getirilmesini sağladı. Burada hareket üzerine araştırmalara başlayan Galilei ilk olarak ağırlıkları farklı cisimlerin farklı hızlarda düşeceklerine ilişkin Aristoteles'ci görüşü çürüttü.
1592'de Padova'da matematik profesörü olarak çalışmaya başlıyan Galilei bu görevi 18 yıl sürdürdü ve buluşlarının önemli bir bölümünü burada gerçekleştirdi. 1604 sıralarında düşen cisimlerin düzgün hızlanan hareket yaptığını kuramsal olarak kanıtladı. Yaptığı teleskoplar, mercek yüzeylerinin eğrilik derecesini denetlemek amacıyla geliştirdiği yöntem sayesinde, astronomi gözlemlerinde kullanılabilecek ilk teleskoplar olarak kısa sürede avrupa'nın her yanında aranmaya başladı. Astronomi alanındaki bulgularını Sidereus Nuncius (yıldızların habercisi) adıyla yayımladı. Teleskopla gerçekleştirdiği gözlemlerden etkilenen Venedik senatosu Galilei' nin Padova üniversitesinde yaşam boyu profesör olarak kalmasına karar verdi. Ama Galilei Toscana grandükünün sarayın baş felsefecisi ve matematikcisi olma önerisini kabul ederek 1610 yazında Padova'dan ayrıldı. Teleskopla yaptığı gözlemlerin Copernik'i doğrulaması, Aristoteles'ci profesörlerin ona karşı cephe almasına yol açtı. Ve Galileo'yu kilise yetkililerinin gözünde karalamaya çalıştılar. Bir yandanda dine karşı ve uydurma olduğunu iddia ettikleri sözlerini gerekçe göstererek Galilei 'yi Enkizisyon 'a gizlice ihbar ettiler. Kardinal Bellarmine konuya özel bir önem verek Galilei'yi 26 şubat 1616' da huzuruna kabul etmiş, bundan böyle bu öğretiye bağlı kalmasının ve onu savunmasının yasaklanmış olduğu konusunda onu uyarmış, ama konunun salt matematiksel bir varsayım olarak tartışılabileceğini bildirmişti.
Bu olayı izleyen yedi yıl boyunca Floransa yakınlarındaki Bellosguardo'daki evine çekilmiş olarak yaşadı. Galilei 1616 kararını yürürlükten kaldırabilmek umuduyla 1624 'de Roma'ya gitti. Bunu başaramadıysada papadan dünya sistemleri üzerine yazı yazma izni aldı. Floransa'ya dönen Galilei büyük yapıtı Dialogo sopra i due massimi sistemi del mondo, ptolemaico e copernicano(iki büyük yer sistemi, Ptolemaios ve kopernik sistemleri üzerine konuşmalar) üzerinde yıllar sürecek çalışmasına başladı. kitap 1632'de yayımlandı. Papaya kitabın tarafsız görünen başlığına karşın aslında Copernik sisteminin güçlü ve pervasız bir savunusu olduğu belirtildi. Tam bu sırada Galilei'nin dosyasında bir belgenin varlığı keşfedildi. 26 şubat 1616'da Bellarmine'nin huzurunda Galilei'nin ne biçimde olursa olsun Copernikciliği anlatması yada tartışması Enkizisyon'un ceza yaptırımına bağlanarak özellikle yasaklanmıştı. Böylece kitap için elde edilmiş olan iznin sahtecilikle ve usülsüz biçimde alındığına karar verildi. 16 haziran da mahkum oldu.Hüküm hapis cezasını içeriyordu. Ama papa bu cezayı ev hapsine çevirdi. Ve Galilei yaşamının son sekiz yılını Floransa yakınlarında Arcetri'deki evinde geçirdi.

Galilei'nin bilime en büyük katkılarından biri mekaniğin bir bilim dalı olarak kurulmasındaki payıdır. Kuvvet kavramının mekanikte oynadığı rolü açıkca kavrayıp ortaya koyabilen ilk bilim adamıdır. Isaac Newton'un yüzyılın sonlarına doğru mekanikte gerçekleştirdiği büyük atılımın önünü açan da Galilei olmuştur. Ayrıca Galilei geçmişte birbirinden hep ayrı tutulmuş olan matematik ile fiziğin ilişkili olduğunu ve birbirlerine destek olabileceğini kavrayan ilk bilim adamıdır. Onun uyguladığı en önemli ve tümüyle kendine özgü yöntem, deneyle hesaplamayı birlikte yürütmesi olmuştur. Bu yöntem somutun soyuta dönüştürülebilmesini ve deney sonuçlarının sürekli ve düzenli bir biçimde karşılaştırılabilmesini olanaklı kılmıştır. Modern anlamda deney kavramını oluşturan Galilei bu kavram için cimento(sınav) terimini kullanıyordu.
Galilei'ni tüm yapıtları ilk olarak 1842-56 arasında Le opera di Galileo Galilei adıyla yayımlanmıştır. Toplu yapıtlarının çok daha geniş ve eksiksiz biçimi Galilei uzmanı Antonio Favaro'nun derlediği Le opere di Galileo Galilei adlı yapıttır.

İBN-İ SİNA
İslam aleminde yetişen meşhur felsefe ve tıp alimi, 980(H.370) senesinde Buhara yakınlarındaki Afşan'da doğdu. 1037(H.428) senesinde elli yedi yaşında iken öldü. Fevkalade bir zeka, hareketli ve çok kuvvetli bir hafızaya sahip olan İbn-i Sina, on yaşına kadar Kur'an-ı kerimi ezberledi. 18 yaşına kadar devrinin bütün ilimlerini öğrendi. Buhara prensi Nuh bin Nasr Samani'yi tehlikeli bir hastalıktan kurtardığı için, Saray Kütüphanesi'nin müdürlüğüne getirildi. Genç yaşta; din, edebiyat, geometri, matematik, fizik, mantık ve felsefe bilgilerine vakıf olmuştur. Abdullah Natili adında birinden mantık ve felsefe öğrendi. Bu arada tıp ilmini de öğrenmekteydi.
- İbn-i Sina, tıp, matematik, mantık, felsefe, astronomi, fizik, kimya, formakoloji, edebiyat ve arkeoloji ilimlerinde söz sahibi idi. En meşhur olduğu ilim sahası tıp idi, tıp ilminde mütehassıs olarak önceki tıp ilmindeki pek çok metodu değiştirdi. İbn-i Sina: " Tıp ilmi, sıhhatte ve hastalıkta insan bünyesinin halini öğretir. Sıhhatte olanların sağlığını muhafaza ve hastaların sıhhatlerini geri getirmek, bu ilim sayesinde kabildir." Demiştir.
- tıp alanında bir çok keşifler yapmıştır. Kanın, gıdayı taşıyıcı bir sıvı olduğunu, akciğer hareketlerinin pasif olarak göğüs hareketleri ile ilgili olduğunu, diyabette idrardaki şekerin varlığını, kızıl hastalığını keşfeden odur. Yine ameliyatlarda uyutucu ilaçları ilk defa kullana odur. Hastalıkların mikroplarda geldiğini ilk bulan, yine odur. 900 sene evvel; Her hastalığı yapan bir kurttur. Yazık ki, bunları görecek bir aletimiz yoktur" diyerek mikropların varlığından bahsetmiştir. İç hastalıkları, bedeni parmaklarla sertçe yoklayarak tesbit etme metodu da ona aittir. İlk filtre kullanarak suyu mikroplardan arıtanda odur.
- İbn-i Sina' ya gelinceye kadar beyin gibi gevşek, kemik gibi sert dokuların iltihaplanmayacağı iddiasını ilk defa o reddetmiş ve " Kemikler de iltihaplanır" diyerek bu görüşü çürütmüştür, enfeksiyonez beyin iltihabını diğer akut enfeksiyonlardan yine ilk defa o ayırmıştır. Aynı zamanda İran Humması adını verdiği şarbonu açık ve tam bir şekilde izah etti. Genetik yolla hastalıkların yaradılıştan olabileceğini bunun ise, organ üzerinde şekil, fonksiyon bozuklukları ile kendisini gösterebileceğini bildirdi. Karaciğer hastalıklarını ve sarılığı en iyi şekilde tarif etti. Karaciğer hastalığında sindirim bozuklukları, kanamalar olabileceğini, dalak ve mesanenin fizyolojisini bozacağını bildirdi. Sarılığın, karaciğer dokusunun bozulmasından veya safra yollarındaki tıkanıklıktan ileri geldiğini açıkladı.
- İbn-i Sina'nın tıp ilmi yanında diğer ilimlerde de bir çok başarıları vardır. Jeoloji ilmindeki keşifleri devrin çok ilerisindedir. Felsefi alanda da tanınmıştır. Ama onun felsefesi Eflatunculuk olarak tanınmıştır.
- İbn-i Sina'ya tıp sahasında en büyük şöhreti te'min eden şüphesiz ki, El- Kanun fit- tıp adlı eseridir. Beş ciltten meydana gelmektedir. Her bir cildinde tıp alanının farklı buluşları ve bilgileri bulunmaktadır ve eserler öğrencilerin anlayacakları şekilde kısa notlar ve özetler halinde yazılmıştır.

JAMES WATT
Bir söylentiye göre ünlü İskoçyalı mühendis watt, buhar makinesini henüz küçük bir çocukken, içine kaynar su bulunan bir çaydanlığın kapağının açılıp kapanmasını gözlemleyerek tasarlamıştır. Elbette bu söylenti doğru değildir. Ama onun buharın bir metal kaşık üzerinde su tanecikleri haline dönüşmesiyle ilgilendiğini biliyoruz. Gerçi Watt buhar makinesini bulmamıştır. Ama onu geliştirerek 19 yy sanayi devriminde çok önemli bir rol yüklenmesini sağlamıştır. Watt Clyde ırmağı yakınlarındaki Greenock da doğdu. Babası gemi yapımında çalışan bir marangozdu. Greenock lisesinde öğrenim gören Watt bir yandan da babasının atölyesinde ona yardım etti. Burada model yapımında büyük bir başarı gösterdi. 17 yaşındayken alet yapımcılığını öğrenmek amacıyla Londra ya gitti. Ama sağlığı bozulduğu için 1 yıl sonra kadar geri döndü. Daha sonra Glasgow Üniversitesinde alet yapımcısı olarak işe girdi. 1763 de Thomas Newcomen in buhar makinelerinden biri onarılmak üzere Watt'a getirildi. Aslında makine bozulmuş değildi; aksaklık, makine kazanının yeterli buharı üretebilecek büyüklükte olmamasından kaynaklanıyordu. Watt matineyi dikkatlice inceledi ve Newcomen tipi bir makinenin bu kadar çok buhar kullanmak zorunda olmasının nedenlerini araştırdı. Aksaklıkları tam olarak ortaya çıkarmak için basınç, yoğunluk ve buharın yoğunlaşması üzerine çalıştı. Newcomen'in makinesinde, silindir içindeki buhar su püskürtülerek yoğunlaştırıldıktan sonra, atmosfer basıncı pistonu aşağıya doğru itiyordu. Watt su püskürtüldüğünde silindirin kendisinin de soğuduğunu ve pistonun geri çekilebilmesi için silindire giren buharın önce silindiri tekrar ısıtması gerektiğini anladı. Isı kaybı yakıt kaybına neden oluyordu. Watt'ın buhar matinesine katkısı 1765 de ayrı bir yoğunlaştırıcı geliştirmesi oldu. Bu bir boruyla silindire bağlanmış boş bir kaptan oluşuyordu. Buhar bu kapta yoğunlaştırılıyor, böylece silindir hep sıcak kalıyordu. Watt ayrıca silindiri " buhar ceketi" denen bir metal kılıfla çevreleyerek silindirdeki ısı kaybını en aza indirdi. Bu buluşlar önemli ölçüde yakıt tasarrufu sağladı.
Watt 1775 de Birmingamlı işadamı Matthew Boulton (1728-1809) ile ortaklık kurdu ve bu kentin yakınlarındaki Soho atölyelerinde geliştirilmiş buhar makinesinin üretimine girişti. Watt ile Boulton arasındaki ortaklık oldukça verimliydi. Watt yeni buluşlar yapıyor, modern bir fabrikaya sahip olan Boulton ise işin ticari yanını yönlendiriyordu. Watt 1782 de çift etkili buhar makinesini geliştirdi. Bu makinede silindirin her iki ucu da kapatılmıştı ve buhar silindire önce bir uçtan sonra öbür uçtan besleniyor, böylece makine atmosfer basıncına bağımlılıktan kurtulmuş oluyordu. Watt ayrıca piston belirli bir yok aldıktan sonra silindire buhar girişini kapatan bir vana geliştirdi; vana kapandığında silindir içindeki buhar genleşiyor ve pistonun geri kalan yolunda daha büyük bir güçle itiyordu. Watt pistonun ileri geri hareketini dönme hareketine dönüştüren çeşitli yöntemlerde uyguladı. Pistonlu makinelerin gücünü ölçmek için kullanılan bir basınç göstergesi de geliştiren Watt'ın adı daha sonraları elektrikte güç birimi olarak geliştirilmiştir. Watt'ın araştırmaları buhar makinesiyle sınırlı değildi. Suyun hidrojen ve oksijen gazlarının bir karşımı olduğunu başkalarının yanı sıra oda keşfetmişti. Watt yaşamının sonraki yıllarını Birmingham yakınlarındaki Heathfield Hall da geçirdi. Burada pek çok buluş yaptı. Bu arada heykellerin kopyasının çıkarmak için bir makine ve çoğaltıcı bir baskı makinesi geliştirdi.
JOHANN GREGOR MENDEL(1822-1884) Genetik biliminin kurucusu Gregor Mendel,Avusturya imparatorluğuna dahil Çekoslavakya'da yoksul bir köylü çocuğu olarak dünyaya gelir.O zaman kırsal kesimde hala bir tür derebeylik egemendi.Topraksız köylüler için boğaz tokluğuna ırgatlık dışında fazla bir seçenek yoktu;tek kurtuluş yolu belki de eğitimdi.Ne var ki,eğitim de çoğunluk ilkokulla sınırlı kalmaktaydı;daha ilerisi için halkın parasal gücü yoktu.Herkes gibi Gregor'un da doğuştan alınyazısı babası gibi rençber olmaktı.Ama hayır,bu çocuk düzenin koyduğu engeli aşacak,kendine özgü kararlılık içinde yeteneğini ortaya koyacaktı.İlkokuldaki başarısı göz kamaştırıcıydı.Öğretmenlerinin ısrarı üzerine aile,sonunda çocuğun orta öğrenimi için izin verir.Gregor,evinden uzakta altı yıl bir yurtta yetersiz bir bakım ve beslenme koşullarına göğüs gererek okur;ama,acısını uzun yıllar çekeceği yorgun,cılız ve sağlıksız bir bedenle mezun olur. Mendel daha öğrencilik yıllarında bilimin büyüsüne kendini kaptırmış;özellikle botanik yoğun ilgi alanı olmuştu.Fakat yüksek öğrenim onun için ulaşılması güç bir hayaldi.Burs olanağı yoktu;kız kardeşinin bağışladığı çeyizi de yeterli olmaktan uzaktı.Mendel için tek bir yol vardı:bir katolik manastırına girmek.Avusturya'da botanik müzesi,bahçe bitkileri ve zengin kitaplığıyla ünlü Brünn Manastırı Mendel için ''ideal''bir öğrenim merkeziydi.Yirmibeş yaşında papaz ünvanını alan Mendel'in asıl özlemi hiç değilse bir ortaokulda öğretmen olmak,araştırmaları için daha elverişli bir ortam bulmaktı.Bu amaçla girdiği sınavda yeterli görülmez.Genç papaz umudunu yitirmemiştir.Viyana Üniversitesi'nde dört sömestr fizik ve doğal tarih eğitimi gördükten sonra şansını yeniden dener.Ama yine başarılı görülmez.Sınav kurulu ön yargılıdır;kendine özgü değişik bir tutum sergileyen genci anlamaktan uzak kalır.Adayın özellikle evrim ve kalıtıma ilişkin görüşleri bağışlanır gibi değildi.Mendel için artık manastıra çekilip araştırmalarını bahçe bitkileri üzerinde sürdürmekten başka çare kalmamıştı. Canlılarda özelliklerin kuşaktan kuşağa geçişi,Mendel'in sürgit ilgi odağını oluşturan konuydu.Herkes yeni doğan bir yavrunun atalarının özelliklerini taşıdığını biliyordu.Dahası,kimi yavrunun daha çok anaya,kimi yavrunun da daha çok babaya çektiği gözden kaçmıyordu.Ancak bilinen bu olayların bilimsel diyebileceğimiz bir açıklaması yoktu ortada.Mendel bezelyeler üzerindeki deneylerine öyle bir açıklama bulmak için koyulmuştu.Çalışmasını,bu amaçla seçtiği 22 bezelyenin boylu-bodur,sarı-yeşil,yuvarlak-buruşuk...gibi 7 çift karşıt özellikleri üzerinde yoğunlaştırır.Örneğin,boylu ve bodur çeşitlerini çapraz döllendiğinde ilk kuşak melez ürünün tümüyle boylu olduğunu saptar.Melez ürünü kendi içinde dölleyerek elde ettiği ikinci kuşak ürünün büyük bir bölümünün boylu,küçük bir bölümünün ise bodur olduğu görülür.Mendel iki çeşit arasındaki oranı hesaplar:1064 bitkinin yaklaşık 3/4'ü boylu,1/4'ü bodurdur.Örneklem büyüklüğünden kaynaklanan olası hatayı göz önüne alan Mendel,oranı 3:1 olarak belirler. Mendel başka bitkiler üzerinde yaptığı deneylerden de aynı sonucu almıştır.Daha sonra,biyologların böcek,balık,kuş ve memeliler üzerinde yürüttükleri deneylerde onun genetik teorisini doğrulamıştır. Mendel teorisi,evrim kuramının başlangıçta açıklamasız bıraktığı kimi önemli konulara da ışık tutmuştur.Evrimi doğal seleksiyonla açıklayan Darwin de herkes gibi ana-baba özelliklerinin yavruda bir tür kaynaştığını varsayıyordu.Oysa bu doğru olsaydı,doğal seleksiyonla üstünlük kazanan özelliklerin kuşaklar boyu zayıflama sürecine girmesi beklenirdi.Örneğin,çok hızlı koşan bireyle koşma hızı normal bireyin çiftleşmesinden doğan bireyin koşma hızı ikisi arasında olacak,sonraki kuşaklarda fark daha da azalarak kaybolmaya yüz tutacaktır.Darwin de bunun böyle olmadığının farkındaydı.Kaynaşma varsayımı ne kimi yavruların ana babadan yalnızca birine benzemesi olayıyla,ne de arasıra görüldüğü gibi,beklenmedik bir özellikle dünyaya gelme olayıyla bağdaşmaktaydı.Özelliklerin önceki kuşak veya kuşaklardan olduğu gibi ve ayrı birimler olarak yavruya geçtiği düşüncesi,Mendel kuramının getirdiği bir açıklamadır. Mendel,kuramını 1865'te bilim çevrelerine sunmuştu.Ancak Mendel hayattayken ilgi çekmeyen kuramın önemi,otuz beş yıl sonra kavranır.Hugo de Vries ve Weismann gibi bilim adamlarının çalışmaları olmasaydı Mendel'in devrimsel atılımı belkide daha uzun süre gün ışığına çıkamayacaktı. Genetik teorisi,evrim kuramına yeni bir boyut kazandırmakla kalmamış,günümüzde olumlu olumsuz çokça sözü edilen genetik mühendisliği denen bir çalışmaya da yol açmıştır. JOHANNES KEPLER Johannes Kepler (1571-1630)'e " astronominin prensi " demek yeridir. Bilimsel gelişmeye katkısı kendini iki şekilde gösterir: ilki güneş sistemi ile ilgili bulguları ile kapsamlı Newton teorisinin ortaya çıkmasına zemin hazırlar. İkincisi hipotez veya teorilerin gözlemsel olgulara uygun düşmesi üzerindeki ısrarı ile bilimsel metot anlayışını yeni bir düzeye çıkarır. Tycho Brahe ile tanışır ve gözlemevinde asistan olarak çalışır Tycho'nun ölmesinden sonra ona kalan gözlemsel verileri layıkı ile değerlendirir ve 1609' da Yeni Astronomi kitabını yayınlar. Gezegenlerle ilgili üç kanun bulunur. 1-Bir gezegen, odaklarından birinde güneş olan elips çizer. 2-Bir gezegenin güneşe birleştiren doğru parçası eşit sürelerde eşit alanlar kateder. (İkinci gezegenlerin yörüngelerindeki hareket hızlarıyla ilgilidir. Buna göre gezegenin güneşe yakın geçtiği yerde hızının arttığı, uzak geçtiği yerlerde düştüğü anlaşılmaktadır.) 3-Bir gezegenin yörüngesini tamamlamak için geçirdiği sürenin karesi, onun güneşe olan ortalama uzaklığının küpü ile orantılıdır. Keplerin gerçek bilim adamı olarak büyüklüğünü en başta şu iki özelliği kanıtlamaktadır. 1-Kaynağını antik otoritelerden alan bazı düşünce veya inançların yanlış olabileceğini görmek ve bunları ortaya koyabilecek kadar dürüst ve cesur olmak. 2-Son tahlilde beğeni ve eğilimlerimize uyan birtakım düşünce veya teorilere değil, fakat nesnel ve olgusal verilere bağlı kalmak, teorilerimizi olgulara tam uyacak şekilde değiştirmekten, ne pahasına olursa olsun, kaçınmamak. JOHN DALTON(1766-1844) John Dalton ilk kez modern atom teorisine yol açan bir atılım içine girer.Atom,molekül,element ve bileşiklere ilişkin kimya alanında günümüze değin süren başlıca gelişmelerin bu atılımdan kaynaklandığı söylenebilir. John Dalton,İngiltere'de geçimini el dokumacılığıyla sağlayan yoksul bir köylünün çocuğu olarak dünyaya gelir.Küçük yaşında dinin yanı sıra matematik,fen ve gramer derslerine de programında yer veren bir tarikat okulunda öğrenimine başlar.Özellikle matematikte sergilediği üstün yetenek ona yerel çevrede ün kazandırır.On iki yaşına geldiğinde,kendi okulunu açmak için yetkililerden izin alır.Aralıksız on beş yıl sürdürdüğü öğretmenliği döneminde genç adam yüzlerce köy çocuğunu eğitmekle kalmaz,matematik ve bilime olan merak ve tutkusu doğrultusunda kendini de yetiştirir.Onun ömür boyu süren bir yan tutkusuda hava değişimleri üzerindeki gözlemleriydi.Çeşitli yörelerden topladığı hava örneklerini konu alan çözümlemeleri,havanın hep aynı kompozisyonda olduğunu gösteriyordu. Dalton'un anlamadığı bir nokta vardı:Gazlar neden tekdüze bir karışım sergiliyordu?Karışımda,örneğin,karbondioksit gibi ağır bir gazın dibe çökmesi niçin gerçekleşmiyordu?Sonra,gazların karışımı yalnızca esinti veya termal akımlara mı bağlıydı,yoksa başka etkenlerde var mıydı? Bu çalışmalarıyla bilim çevrelerinde adı duyulmaya başlayan Dalton,1793'te Manchester Üniversitesi'ne öğretim görevlisi olarak çağrılır.Üniversitede matematik ve fen dersleri veren genç bilim adamı,meteorolojik gözlemlerini yayınlaması üzerine,Manchester Yazım ve Bilim Akademisi'ne üye seçilir.Elli yıl süren üyelik döneminde Dalton,Akademiye yüzden fazla bildiri sunar,bilimsel konferanslarda aktif rol alır. Dalton bir bakıma kimyayı ve kimyasal çözümlemeyi tanımlayan ilk kişidir.Ona göre,kimyanın başlıca işlevi maddesel parçacıkları birbirinden ayırmak ya da birbiriyle birleştirmektir.Bu parçacıklar maddenin,o zaman bölünmez,parçalanmaz sayılan en ufak öğeleri,yani atomlardı. Dalton,kimi değişik atomların göreceli ağırlıklarını da belirler.En hafif madde olarak bilinen hidrojenin atomik ağırlığını ''1'' diye belirler.Ardından suyun ayrıştırılmasıyla ortaya çıkan her parça hidrojene karşılık sekiz parça oksijen olacağını söyleyerek,oksijen atomlarının hidrojen atomlarından sekiz kat daha ağır olduğunu ileri sürer.Bu yanlıştı kuşkusuz.Dalton suyun H2O değil,HO olduğunu sanıyordu.Ama bu yanlışlık onun düşünce düzeyindeki büyük atılımın önemini azaltmaz elbette.Unutulmamalıdır ki,atomların nasıl bir araya gelip şimdi 'molekül'dediğimiz bileşik atomlar oluşturduğunu gösteren kimyasal simgeler dizgesinde de ilk adımı ona borçluyuz. Renk körlüğü de tıp diline 'daltonizm'diye geçer.Dalton renk körüydü,zamanının bir bölümünü bu hastalığı incelemekle geçirmişti. Dalton'un çalışmalarıyla kimyanın matematiksel bir nitelik kazandığı,bir bakıma fizikle birleştiği söylenebilir.Maddenin elektriksel olduğu düşüncesini de ona borçluyuz. KOSLU HİPOKRATES Hipokrates, M.Ö. 460 yıllar dolaylarında Kos'ta doğmuş ve Asklepiades'in soyundan gelmesi nedeniyle, tıpla ilgili ilk bilgileri babasından almıştır. O da diğer birçok yunan bilgini gibi çok gezmiştir. Hipokrates, " Bir insanın beden ve ruh yapısının bilmek istersek, öncelikle doğayı bilmemiz gerekir." demiştir. Aristoteles de Politica'sında bir doktor olarak Hipokrates'in büyüklüğünden söz etmiştir. Hipokrates'in anatomiye ilişkin bilgileri oldukça ilkeldi; döneminin diğer doktorları gibi, kemikleri hakkında oldukça geniş bir bilgiye sahip olmasına karşın, iç organları fazla tanımıyordu. Damarlara, sinirlere ve adalelere ilişkin bilgileri yüzeyseldi. Yunan düşünürleri ve hekimleri, bu boşluğu kapatmak ve insan bedenini anlaşılır kılmak için fizyolojik kuramlar üretmişlerdi ve bunlar genellikle, yüzyıllar önce gelişmiş olan dört sıvı kuramına dayanmaktaydı. Yapılan gözlemler, insan bedeninin kan, balgam, sarı safra ve kara safra gibi bir takım sıvılar içerdiğini ve hastalık sırasında bu sıvıların görünür duruma geldiğini gösteriyordu; örneğin üşütmeden kaynaklanan hastalık sırasında burundan bir sıvı akıyordu. Pythagorascu Alkmeon, hastalığı, bedendeki dengenin bozulması olarak değerlendiriyordu ve sözünün etmiş olduğu dengesizlik sıvılardaki dengesizlikti. Empedokles'in dört öğe kuramına bağlı olarak geliştirilen dört sıvı kuramı, beraberinde dört nitelik ( kuru, yaş, soğuk ve sıcak) kuramını da getirdi ve böylece yavaş yavaş cansız yapılarla birlikte çanlı yapılarda niteliklerin bireşimi ve kaynaşımı olara görülmeye başlandı.. Hipokrates'in yapıtları arasında en ünlü olanı Kutsal Hastalık adını taşı; kutsal hastalık olarak nitelendirilen dengesizlik durumu, sara veya epilepsiden başka bir şey değildi. Hipokrates'e göre, bu hastalık beyinden kaynaklanır ve beyinden gelen balgamın kandaki havayı durdurması sonucunda oluşur. Açıklama doğru değil; ama bilimsel denebilecek bir kurama dayandırıldın için değerlidir. Yunanlılar, belirli bir hastalığı teşhiste genel patolojiden yararlanma yoluna gidiyorlardı. Bir doktor olara en önemli şey, hastalığın gelişimini ve öldürücü olup olmadığını söylemekti. Hastalar rahiplere de danışıyorlar ve genellikle yaşayıp yaşamayacaklarını ve ne kadar sürede iyileşeceklerini soruyorlardı. Hastalıkların kritik günleri saptanmıştı. Doktorlar bu kritik günlerer yaklaşıldığında, hastanın direncini arttırmaya çalışırlardı. Tedavide, ilk önce bedendeki dengenin bozulmuş olduğunu gösteren belirtilere bakılırdı. Ateş en temel belirtilerden biriydi. Ateşi ölçmek için özel bir araç yoktu; ancak deriyi, dili, gözü, terlemeyi ve üreyi kontrol ediyorlar ve bunlar arasındaki farklılıktan yararlanarak hastalığı teşhis etmeye çalışıyorlardı. Nabza bakmayı düşünmemişlerdi. Oysa Mısırlı hekimler nabzın işlevini biliyorlardı. Hipoktartes'in Corpus'unun bir yerinde nabızdan söz edilir ve " Damarların atışı ve solunum ve yaşa bağlı olara düzenli ve düzensiz oluşlar, sağlık ve hastalık işaretidir." denir. Ve ayrıca ele alınan hastalıklar sıtmalar, zatülcenp, zatüriye ve verem ateşleridir. Ateşli hastalıklarla ilgili hipokrates şunları söyler: " Bazı ateşler süreklidir; bazılar gündüz yükselir, gece düşer ve bazıları ise gündüz düşer, gece yükselir. Akut hastalıklarda ateş çok şiddetli ve öldürücüdür. Gece ateşleri uzun sürer; ancak öldürücü değildir. Gündüz olanlar da uzun sürer ve vereme eğilimi ortaya çıkarır." Tedavide, müshil, kusturucu, tenkiye, kan alma, bedeni boşaltmak için perhiz, friksiyon, masaj, banyo, şarap, bal ve su karışımı, bal ve sirke karışımı, arpa suyu, yulaf lapası uygulamaları yapılır. Hipokrates'in en önemli ilkesi, doğanını iyileştirici gücünden yararlanmaktır. Hasta bedensel ve ruhsal olarak sükunet halinde bulunduğunda, doğanın iyi edici gücü dengenin hızla kazanılmasını sağlayabilir. Hekimin görevi doğaya yardımcı olmaktır. Az ilaç ve iyi bir gıda rejimi, sağlığın garantisidir. Hareketsiz kişiler için en uygun alıştırma, uzun uzun yürümektir. Hipokrates, doğanını iyileştirici etkisinden söz ederken, bunun fiziksel olduğu kadar ruhsal olduğunu da kabul ediyordu. Yalnızca bedenin rahatlaması yeterli değildi; ruhunda sakinleştirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle hasta neşelendirilmeli ve iyileşeceği konusunda ümitlendirilmeliydi. Ona göre, hekimin hastasına çok yumuşak bir biçimde yaklaşması gerekir. Geç bir dönemde yazılmış olmakla birlikte Hipokrates şöyle der: " Hastanıza karşı katı olmamanızı ve ayrıca onun durumunun dikkate almanızı öneririm. Önceki kazançlarını ve içinde bulunduğu tatminkar durumu düşünerek, bazen karşılıksız hizmet götür. Parasal sıkıntı içinde bulunan bir kişiye hizmet verme fırsatı çıkmışsa, bu gibilere her türlü yardımı yap. İnsan sevgisinin bulunduğu yerde sanat aşkı da bulunur. Durumlarının öldürücü olduğunun bilincinde olan bazı hastalar, yalnızca hekimlerinin iyi tutumlarından dolayı iyileşmişlerdir. Hastayı iyileştirmek ve şifa bulmuş olanın kendisini iyi hissetmesini sağlamak için gözetim altında bulundurmak isabetlidir. Ayrıca bir hekimin neyin uygun olduğunu belirleyebilmesi için kendisine de dikkat etmesi gerekir." Hipokrates, psikolojik tedavi ile de ilgilenmiştir e esasen asklepionlardaki tedavi yöntemlerini benimseyen bir hekim için bu çok doğaldır. Din adamlarından, olağanüstü vakaların hikayelerinin dinlemiş olmalıdır. Bu yöntemin yararına inanmıştır. Ona göre, ruh ve beden çok sıkı bir ilişki içindedir; bir hekim bunlardan birini göz ardı ederek diğerini iyileştiremez. Biri çok kötü iken, diğerinin ili olması düşünülemez.



JOHANN GREGOR MENDEL(1822-1884)
Genetik biliminin kurucusu Gregor Mendel,Avusturya imparatorluğuna dahil Çekoslavakya'da yoksul bir köylü çocuğu olarak dünyaya gelir.O zaman kırsal kesimde hala bir tür derebeylik egemendi.Topraksız köylüler için boğaz tokluğuna ırgatlık dışında fazla bir seçenek yoktu;tek kurtuluş yolu belki de eğitimdi.Ne var ki,eğitim de çoğunluk ilkokulla sınırlı kalmaktaydı;daha ilerisi için halkın parasal gücü yoktu.Herkes gibi Gregor'un da doğuştan alınyazısı babası gibi rençber olmaktı.Ama hayır,bu çocuk düzenin koyduğu engeli aşacak,kendine özgü kararlılık içinde yeteneğini ortaya koyacaktı.İlkokuldaki başarısı göz kamaştırıcıydı.Öğretmenlerinin ısrarı üzerine aile,sonunda çocuğun orta öğrenimi için izin verir.Gregor,evinden uzakta altı yıl bir yurtta yetersiz bir bakım ve beslenme koşullarına göğüs gererek okur;ama,acısını uzun yıllar çekeceği yorgun,cılız ve sağlıksız bir bedenle mezun olur.
Mendel daha öğrencilik yıllarında bilimin büyüsüne kendini kaptırmış;özellikle botanik yoğun ilgi alanı olmuştu.Fakat yüksek öğrenim onun için ulaşılması güç bir hayaldi.Burs olanağı yoktu;kız kardeşinin bağışladığı çeyizi de yeterli olmaktan uzaktı.Mendel için tek bir yol vardı:bir katolik manastırına girmek.Avusturya'da botanik müzesi,bahçe bitkileri ve zengin kitaplığıyla ünlü Brünn Manastırı Mendel için ''ideal''bir öğrenim merkeziydi.Yirmibeş yaşında papaz ünvanını alan Mendel'in asıl özlemi hiç değilse bir ortaokulda öğretmen olmak,araştırmaları için daha elverişli bir ortam bulmaktı.Bu amaçla girdiği sınavda yeterli görülmez.Genç papaz umudunu yitirmemiştir.Viyana Üniversitesi'nde dört sömestr fizik ve doğal tarih eğitimi gördükten sonra şansını yeniden dener.Ama yine başarılı görülmez.Sınav kurulu ön yargılıdır;kendine özgü değişik bir tutum sergileyen genci anlamaktan uzak kalır.Adayın özellikle evrim ve kalıtıma ilişkin görüşleri bağışlanır gibi değildi.Mendel için artık manastıra çekilip araştırmalarını bahçe bitkileri üzerinde sürdürmekten başka çare kalmamıştı.
Canlılarda özelliklerin kuşaktan kuşağa geçişi,Mendel'in sürgit ilgi odağını oluşturan konuydu.Herkes yeni doğan bir yavrunun atalarının özelliklerini taşıdığını biliyordu.Dahası,kimi yavrunun daha çok anaya,kimi yavrunun da daha çok babaya çektiği gözden kaçmıyordu.Ancak bilinen bu olayların bilimsel diyebileceğimiz bir açıklaması yoktu ortada.Mendel bezelyeler üzerindeki deneylerine öyle bir açıklama bulmak için koyulmuştu.Çalışmasını,bu amaçla seçtiği 22 bezelyenin boylu-bodur,sarı-yeşil,yuvarlak-buruşuk...gibi 7 çift karşıt özellikleri üzerinde yoğunlaştırır.Örneğin,boylu ve bodur çeşitlerini çapraz döllendiğinde ilk kuşak melez ürünün tümüyle boylu olduğunu saptar.Melez ürünü kendi içinde dölleyerek elde ettiği ikinci kuşak ürünün büyük bir bölümünün boylu,küçük bir bölümünün ise bodur olduğu görülür.Mendel iki çeşit arasındaki oranı hesaplar:1064 bitkinin yaklaşık 3/4'ü boylu,1/4'ü bodurdur.Örneklem büyüklüğünden kaynaklanan olası hatayı göz önüne alan Mendel,oranı 3:1 olarak belirler.
Mendel başka bitkiler üzerinde yaptığı deneylerden de aynı sonucu almıştır.Daha sonra,biyologların böcek,balık,kuş ve memeliler üzerinde yürüttükleri deneylerde onun genetik teorisini doğrulamıştır.
Mendel teorisi,evrim kuramının başlangıçta açıklamasız bıraktığı kimi önemli konulara da ışık tutmuştur.Evrimi doğal seleksiyonla açıklayan Darwin de herkes gibi ana-baba özelliklerinin yavruda bir tür kaynaştığını varsayıyordu.Oysa bu doğru olsaydı,doğal seleksiyonla üstünlük kazanan özelliklerin kuşaklar boyu zayıflama sürecine girmesi beklenirdi.Örneğin,çok hızlı koşan bireyle koşma hızı normal bireyin çiftleşmesinden doğan bireyin koşma hızı ikisi arasında olacak,sonraki kuşaklarda fark daha da azalarak kaybolmaya yüz tutacaktır.Darwin de bunun böyle olmadığının farkındaydı.Kaynaşma varsayımı ne kimi yavruların ana babadan yalnızca birine benzemesi olayıyla,ne de arasıra görüldüğü gibi,beklenmedik bir özellikle dünyaya gelme olayıyla bağdaşmaktaydı.Özelliklerin önceki kuşak veya kuşaklardan olduğu gibi ve ayrı birimler olarak yavruya geçtiği düşüncesi,Mendel kuramının getirdiği bir açıklamadır.
Mendel,kuramını 1865'te bilim çevrelerine sunmuştu.Ancak Mendel hayattayken ilgi çekmeyen kuramın önemi,otuz beş yıl sonra kavranır.Hugo de Vries ve Weismann gibi bilim adamlarının çalışmaları olmasaydı Mendel'in devrimsel atılımı belkide daha uzun süre gün ışığına çıkamayacaktı.
Genetik teorisi,evrim kuramına yeni bir boyut kazandırmakla kalmamış,günümüzde olumlu olumsuz çokça sözü edilen genetik mühendisliği denen bir çalışmaya da yol açmıştır.

JOHANNES KEPLER
Johannes Kepler (1571-1630)'e " astronominin prensi " demek yeridir. Bilimsel gelişmeye katkısı kendini iki şekilde gösterir: ilki güneş sistemi ile ilgili bulguları ile kapsamlı Newton teorisinin ortaya çıkmasına zemin hazırlar. İkincisi hipotez veya teorilerin gözlemsel olgulara uygun düşmesi üzerindeki ısrarı ile bilimsel metot anlayışını yeni bir düzeye çıkarır. Tycho Brahe ile tanışır ve gözlemevinde asistan olarak çalışır Tycho'nun ölmesinden sonra ona kalan gözlemsel verileri layıkı ile değerlendirir ve 1609' da Yeni Astronomi kitabını yayınlar. Gezegenlerle ilgili üç kanun bulunur.
1-Bir gezegen, odaklarından birinde güneş olan elips çizer.
2-Bir gezegenin güneşe birleştiren doğru parçası eşit sürelerde eşit alanlar kateder. (İkinci gezegenlerin yörüngelerindeki hareket hızlarıyla ilgilidir. Buna göre gezegenin güneşe yakın geçtiği yerde hızının arttığı, uzak geçtiği yerlerde düştüğü anlaşılmaktadır.)
3-Bir gezegenin yörüngesini tamamlamak için geçirdiği sürenin karesi, onun güneşe olan ortalama uzaklığının küpü ile orantılıdır.
Keplerin gerçek bilim adamı olarak büyüklüğünü en başta şu iki özelliği kanıtlamaktadır.
1-Kaynağını antik otoritelerden alan bazı düşünce veya inançların yanlış olabileceğini görmek ve bunları ortaya koyabilecek kadar dürüst ve cesur olmak.
2-Son tahlilde beğeni ve eğilimlerimize uyan birtakım düşünce veya teorilere değil, fakat nesnel ve olgusal verilere bağlı kalmak, teorilerimizi olgulara tam uyacak şekilde değiştirmekten, ne pahasına olursa olsun, kaçınmamak.

JOHN DALTON(1766-1844)
John Dalton ilk kez modern atom teorisine yol açan bir atılım içine girer.Atom,molekül,element ve bileşiklere ilişkin kimya alanında günümüze değin süren başlıca gelişmelerin bu atılımdan kaynaklandığı söylenebilir.
John Dalton,İngiltere'de geçimini el dokumacılığıyla sağlayan yoksul bir köylünün çocuğu olarak dünyaya gelir.Küçük yaşında dinin yanı sıra matematik,fen ve gramer derslerine de programında yer veren bir tarikat okulunda öğrenimine başlar.Özellikle matematikte sergilediği üstün yetenek ona yerel çevrede ün kazandırır.On iki yaşına geldiğinde,kendi okulunu açmak için yetkililerden izin alır.Aralıksız on beş yıl sürdürdüğü öğretmenliği döneminde genç adam yüzlerce köy çocuğunu eğitmekle kalmaz,matematik ve bilime olan merak ve tutkusu doğrultusunda kendini de yetiştirir.Onun ömür boyu süren bir yan tutkusuda hava değişimleri üzerindeki gözlemleriydi.Çeşitli yörelerden topladığı hava örneklerini konu alan çözümlemeleri,havanın hep aynı kompozisyonda olduğunu gösteriyordu.
Dalton'un anlamadığı bir nokta vardı:Gazlar neden tekdüze bir karışım sergiliyordu?Karışımda,örneğin,karbondioksit gibi ağır bir gazın dibe çökmesi niçin gerçekleşmiyordu?Sonra,gazların karışımı yalnızca esinti veya termal akımlara mı bağlıydı,yoksa başka etkenlerde var mıydı?
Bu çalışmalarıyla bilim çevrelerinde adı duyulmaya başlayan Dalton,1793'te Manchester Üniversitesi'ne öğretim görevlisi olarak çağrılır.Üniversitede matematik ve fen dersleri veren genç bilim adamı,meteorolojik gözlemlerini yayınlaması üzerine,Manchester Yazım ve Bilim Akademisi'ne üye seçilir.Elli yıl süren üyelik döneminde Dalton,Akademiye yüzden fazla bildiri sunar,bilimsel konferanslarda aktif rol alır.
Dalton bir bakıma kimyayı ve kimyasal çözümlemeyi tanımlayan ilk kişidir.Ona göre,kimyanın başlıca işlevi maddesel parçacıkları birbirinden ayırmak ya da birbiriyle birleştirmektir.Bu parçacıklar maddenin,o zaman bölünmez,parçalanmaz sayılan en ufak öğeleri,yani atomlardı.
Dalton,kimi değişik atomların göreceli ağırlıklarını da belirler.En hafif madde olarak bilinen hidrojenin atomik ağırlığını ''1'' diye belirler.Ardından suyun ayrıştırılmasıyla ortaya çıkan her parça hidrojene karşılık sekiz parça oksijen olacağını söyleyerek,oksijen atomlarının hidrojen atomlarından sekiz kat daha ağır olduğunu ileri sürer.Bu yanlıştı kuşkusuz.Dalton suyun H2O değil,HO olduğunu sanıyordu.Ama bu yanlışlık onun düşünce düzeyindeki büyük atılımın önemini azaltmaz elbette.Unutulmamalıdır ki,atomların nasıl bir araya gelip şimdi 'molekül'dediğimiz bileşik atomlar oluşturduğunu gösteren kimyasal simgeler dizgesinde de ilk adımı ona borçluyuz.
Renk körlüğü de tıp diline 'daltonizm'diye geçer.Dalton renk körüydü,zamanının bir bölümünü bu hastalığı incelemekle geçirmişti.
Dalton'un çalışmalarıyla kimyanın matematiksel bir nitelik kazandığı,bir bakıma fizikle birleştiği söylenebilir.Maddenin elektriksel olduğu düşüncesini de ona borçluyuz.

KOSLU HİPOKRATES
Hipokrates, M.Ö. 460 yıllar dolaylarında Kos'ta doğmuş ve Asklepiades'in soyundan gelmesi nedeniyle, tıpla ilgili ilk bilgileri babasından almıştır. O da diğer birçok yunan bilgini gibi çok gezmiştir. Hipokrates, " Bir insanın beden ve ruh yapısının bilmek istersek, öncelikle doğayı bilmemiz gerekir." demiştir. Aristoteles de Politica'sında bir doktor olarak Hipokrates'in büyüklüğünden söz etmiştir.
Hipokrates'in anatomiye ilişkin bilgileri oldukça ilkeldi; döneminin diğer doktorları gibi, kemikleri hakkında oldukça geniş bir bilgiye sahip olmasına karşın, iç organları fazla tanımıyordu. Damarlara, sinirlere ve adalelere ilişkin bilgileri yüzeyseldi. Yunan düşünürleri ve hekimleri, bu boşluğu kapatmak ve insan bedenini anlaşılır kılmak için fizyolojik kuramlar üretmişlerdi ve bunlar genellikle, yüzyıllar önce gelişmiş olan dört sıvı kuramına dayanmaktaydı. Yapılan gözlemler, insan bedeninin kan, balgam, sarı safra ve kara safra gibi bir takım sıvılar içerdiğini ve hastalık sırasında bu sıvıların görünür duruma geldiğini gösteriyordu; örneğin üşütmeden kaynaklanan hastalık sırasında burundan bir sıvı akıyordu. Pythagorascu Alkmeon, hastalığı, bedendeki dengenin bozulması olarak değerlendiriyordu ve sözünün etmiş olduğu dengesizlik sıvılardaki dengesizlikti. Empedokles'in dört öğe kuramına bağlı olarak geliştirilen dört sıvı kuramı, beraberinde dört nitelik ( kuru, yaş, soğuk ve sıcak) kuramını da getirdi ve böylece yavaş yavaş cansız yapılarla birlikte çanlı yapılarda niteliklerin bireşimi ve kaynaşımı olara görülmeye başlandı..
Hipokrates'in yapıtları arasında en ünlü olanı Kutsal Hastalık adını taşı; kutsal hastalık olarak nitelendirilen dengesizlik durumu, sara veya epilepsiden başka bir şey değildi. Hipokrates'e göre, bu hastalık beyinden kaynaklanır ve beyinden gelen balgamın kandaki havayı durdurması sonucunda oluşur. Açıklama doğru değil; ama bilimsel denebilecek bir kurama dayandırıldın için değerlidir.
Yunanlılar, belirli bir hastalığı teşhiste genel patolojiden yararlanma yoluna gidiyorlardı. Bir doktor olara en önemli şey, hastalığın gelişimini ve öldürücü olup olmadığını söylemekti. Hastalar rahiplere de danışıyorlar ve genellikle yaşayıp yaşamayacaklarını ve ne kadar sürede iyileşeceklerini soruyorlardı. Hastalıkların kritik günleri saptanmıştı. Doktorlar bu kritik günlerer yaklaşıldığında, hastanın direncini arttırmaya çalışırlardı.
Tedavide, ilk önce bedendeki dengenin bozulmuş olduğunu gösteren belirtilere bakılırdı. Ateş en temel belirtilerden biriydi. Ateşi ölçmek için özel bir araç yoktu; ancak deriyi, dili, gözü, terlemeyi ve üreyi kontrol ediyorlar ve bunlar arasındaki farklılıktan yararlanarak hastalığı teşhis etmeye çalışıyorlardı.
Nabza bakmayı düşünmemişlerdi. Oysa Mısırlı hekimler nabzın işlevini biliyorlardı. Hipoktartes'in Corpus'unun bir yerinde nabızdan söz edilir ve " Damarların atışı ve solunum ve yaşa bağlı olara düzenli ve düzensiz oluşlar, sağlık ve hastalık işaretidir." denir. Ve ayrıca ele alınan hastalıklar sıtmalar, zatülcenp, zatüriye ve verem ateşleridir.
Ateşli hastalıklarla ilgili hipokrates şunları söyler: " Bazı ateşler süreklidir; bazılar gündüz yükselir, gece düşer ve bazıları ise gündüz düşer, gece yükselir. Akut hastalıklarda ateş çok şiddetli ve öldürücüdür. Gece ateşleri uzun sürer; ancak öldürücü değildir. Gündüz olanlar da uzun sürer ve vereme eğilimi ortaya çıkarır."
Tedavide, müshil, kusturucu, tenkiye, kan alma, bedeni boşaltmak için perhiz, friksiyon, masaj, banyo, şarap, bal ve su karışımı, bal ve sirke karışımı, arpa suyu, yulaf lapası uygulamaları yapılır. Hipokrates'in en önemli ilkesi, doğanını iyileştirici gücünden yararlanmaktır. Hasta bedensel ve ruhsal olarak sükunet halinde bulunduğunda, doğanın iyi edici gücü dengenin hızla kazanılmasını sağlayabilir. Hekimin görevi doğaya yardımcı olmaktır. Az ilaç ve iyi bir gıda rejimi, sağlığın garantisidir. Hareketsiz kişiler için en uygun alıştırma, uzun uzun yürümektir.
Hipokrates, doğanını iyileştirici etkisinden söz ederken, bunun fiziksel olduğu kadar ruhsal olduğunu da kabul ediyordu. Yalnızca bedenin rahatlaması yeterli değildi; ruhunda sakinleştirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle hasta neşelendirilmeli ve iyileşeceği konusunda ümitlendirilmeliydi. Ona göre, hekimin hastasına çok yumuşak bir biçimde yaklaşması gerekir. Geç bir dönemde yazılmış olmakla birlikte Hipokrates şöyle der:
" Hastanıza karşı katı olmamanızı ve ayrıca onun durumunun dikkate almanızı öneririm. Önceki kazançlarını ve içinde bulunduğu tatminkar durumu düşünerek, bazen karşılıksız hizmet götür. Parasal sıkıntı içinde bulunan bir kişiye hizmet verme fırsatı çıkmışsa, bu gibilere her türlü yardımı yap. İnsan sevgisinin bulunduğu yerde sanat aşkı da bulunur. Durumlarının öldürücü olduğunun bilincinde olan bazı hastalar, yalnızca hekimlerinin iyi tutumlarından dolayı iyileşmişlerdir. Hastayı iyileştirmek ve şifa bulmuş olanın kendisini iyi hissetmesini sağlamak için gözetim altında bulundurmak isabetlidir. Ayrıca bir hekimin neyin uygun olduğunu belirleyebilmesi için kendisine de dikkat etmesi gerekir."
Hipokrates, psikolojik tedavi ile de ilgilenmiştir e esasen asklepionlardaki tedavi yöntemlerini benimseyen bir hekim için bu çok doğaldır. Din adamlarından, olağanüstü vakaların hikayelerinin dinlemiş olmalıdır. Bu yöntemin yararına inanmıştır. Ona göre, ruh ve beden çok sıkı bir ilişki içindedir; bir hekim bunlardan birini göz ardı ederek diğerini iyileştiremez. Biri çok kötü iken, diğerinin ili olması düşünülemez.